Göçmen çocuk: Siz hiç mülteci çocuk oldunuz mu?

Uzun bir yolculuktan sonra İsveç’e giden ya da kaçan aileler ve çocukları, kendi yaşam biçimleri ve kültürlerinden çok farklı bir ülkeye geldiklerinde deyim yerindeyse sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Ancak İsveç, göç edilecek ülkeler arasındaki ününü uzun yıllardır koruduğundan mültecileri, özellikle de çocukları cazibesiyle etkiliyor.

ABD, İsveç ortak yapımı (2019) , yönetmenliğini Kristine Samuelson ve John Kaptas’ın yaptığı orijinal adı Life Overtakes ( Hayat Tutsakları) olan 40 dakikalık belgesel , İsveç’te sığınma taleplerinin reddedilme olasılığı karşısında mültecilerin çocuklarının yaşadıkları ağır travmalar sonucu girdikleri “teslimiyet travması” adlı hastalığı , sonuçlarıyla birlikte tanıtıyor. Uzun bir yolculuktan sonra İsveç’e giden ya da kaçan aileler ve çocukları, kendi yaşam biçimleri ve kültürlerinden çok farklı bir ülkeye geldiklerinde deyim yerindeyse sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Ancak İsveç, göç edilecek ülkeler arasındaki ününü uzun yıllardır koruduğundan mültecileri, özellikle de çocukları cazibesiyle etkiliyor.

Belgesel , kısa oluşundan da anlaşılabileceği gibi göç olgusunu sosyo-ekonomik, kültürel, siyasal , çeşitli boyutlarıyla sunmaktan çok betimleme düzeyinde yansıtmakla yetiniyor. Buna karşın görsellikle ve tanıkları , çocuk doktorlarını, hukukçuları, gazetecileri konuşturarak izleyicide duyarlılık ve farkındalık yaratmayı başarıyor.

Büyük umutlarla gelinen bu ülkede teslimiyet travması, 1990 yılında ilk kez tanımlanıyor. Böyle bir hastalık bilinmediği için de özellikle aşırı sağcı cenahta çocukların numara yaptığı ya da aileleri tarafından zehirlendikleri yorumları yapılıyor. Oysa hastalık yavaş ilerliyor. Çocuk başlangıçta konuşmuyor. Derken yemeyi içmeyi kesiyor. Gözleri kapalı , koma benzeri bir duruma giriyor. 7 yaşındaki , hayat dolu , ülkesinde sporcu olduğu söylenen Dariayı görüyoruz ekranda. Doktor, karnına buz kesesi koyuyor, tansiyonunu ölçüyor. Ama tansiyonda bir değişiklik olmadığını söylüyor. Zaten çocuğun bilinci kapalı, buzdan etkilenmiyor.

Ailelerin çoğu çeşitli ülkelerden, Balkanlardan, eski Sovyet Cumhuriyetlerinden geliyorlar İsveç’e. Doğup büyüdüğü vatanının bırakıp başka bir ülkeye sığınmak kolay değil kuşkusuz. Ama ülkelerini yönetenlerden öylesine zulüm görmüşler ki başka çareleri kalmamış. Örneğin 10 yaşındaki Leyla, Yezidi bir ailenin çocuğu. 7 aydır tepkisiz. Annenin anlattığına göre, Yezidiler yaşadıkları çoğu ülkede ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyormuş. Kendileri, otuz haneli bir köyden geliyorlar. Köyde herkesin kullandığı tek bir kuyu var. Anne, her gün eve su taşımaya gidiyor. Bir gün, dört erkeğin tecavüzüne uğruyor. Yetmiyormuş gibi kadının babası, “şerefim lekelendi” gerekçesiyle, kızını öldürmek zorunda olduğunu haykırıyor.

Bir baba röportajında, “çocuklarım memlekette güzel bir hayat görmedi” diyor. “Okula gidiyorlar ama ne olacağı belirsiz, bu ülkede nasıl hayatta kalacağımızı bilemiyoruz.”

Karen’in annesi sınır dışı edilme tehlikesinden söz ediyor. İsveç’te aile, mülteci statüsüne başvuruyor. 1.5 yıldır haber bekliyorlar. Bu yüzden oğlu Karen 14 aydır tepkisiz. Çocuklar dünyaya çocuk gözüyle bakıyorlar. Öyle ki, bazıları ülkelerinden getirdikleri rengârenk tanrı biblolarına sığınarak korkularını yenmeye çalışıyorlar. Görmemeleri gereken şeyleri görmeyi , – ki bir annenin deyişiyle çok şey görmüşler- kaldıramıyorlar. İsveçli bir çocuk doktoru onların neler hissettiklerini anlamakta güçlük çektiklerini saklamıyor. Beklemekse korkuyu artırıyor. Karen’in annesi, “ İsveç’te çocuklar başarılı öğrenci oluyorlar, matematikte, yüzmede” diyor. “İsveççeyi kusursuz konuşuyorlar, arkadaş ediniyorlar. Sonra bir anda geri dönmeniz gerektiğini bildiriyorlar. (onların başına gelen de bu.)

2003, 2004 ve 2005 yıllarında hastalık artıyor. Ekranda beliren yazıda, son 15 yılda İsveç’te yüzlerce çocuğun bu travmadan muzdarip olduğu belirtiliyor. Aralarında iyileşenler de çıkabiliyor; Daria gibi. Annesi iyileşmesi için büyük özveri gösteriyor. Çocuk , başından geçenleri hatırlamıyor, “bana ne oldu ?” diye sorunca anne, “Pamuk Prenses gibi uyudun. Şimdi Prenses uyandı” diyerek onu rahatlatıyor.

Bir çocuk uzmanına göre, “Bu tür çocukların İsveç’te neden daha çok olduğuna dair bir açıklama yok. Başka ülkelerde daha az. Kültürel etmenler olabilirmiş. Aileler kendilerini güvende hissetmeyebilirler. Ama bu konu yeterince araştırılmamış.” Hastalığa son üç yıldır Avustralya’da da rastlanıyormuş.
Son 10 yıldaysa İsveç’te göçmen karşıtı düşüncenin giderek yaygınlaştığı ve göç politikalarının daha da katılaştığı görülüyor. Bunda Avrupa’daki sağ popülist söylemlerin güç kazanmasının etkisi olduğu yorumları yapılıyor. Ülkelerine geri dönmek isteyenlere karşı ikamet izninin kaldırılması, izinlerin üç yılda yenilenmesi şartı getiriliyor. Geri dönüş programlarına büyük bütçeler ayrılıyor. Sosyal yardımların kaldırılması v.b. yaptırımlarla ülkeden ayrılmak istemeyen göçmenlere boyun eğdirme politikaları dayatılıyor. Ya onların çocukları? 2019 yılında 7 yaşında olan ve hastalıktan kurtulabilen Daria’ya ne olacak? Genç göçmenlerin sınır dışı edilişi, İsveç hükümetinin çocuğa ve gence nasıl baktığını yeterince ifade ediyor. Kapitalizme emperyalizme teslim olmuş yönetimlerin, kendi halkına ve çocuklara da hayrı dokunmaz. İsveç’te OLaf Palme’nin eşitlikçi , özgürlükçü düzenini arayanların sayısı boşuna artmıyor!