Gürültüye boğulan gerçek

Skandalların, operasyonların ve son dakika haberlerinin gürültüsünde asıl soru kayboluyor: Suç üreten bir rejimi sürdürmek kimin işine geliyor?

Kentte yaşayanların gürültü denince aklına öncelikle ambulans sirenleri, taşıt kornaları, iş makinelerinin homurtuları gibi rahatsız edici sesler gelir. Oysa gürültünün bir görünmez biçimi daha var: İnsan zihninin sürekli maruz kaldığı ileti bombardımanı.

İletişim bilimleri, medyadaki ileti bolluğunu yalnızca niceliksel bir sorun olarak değil, zihni bozan işlevsel bir gürültü olarak tanımlıyor. Bilişsel yük kuramına göre aşırı enformasyon, karmaşık sunum ve çelişkili mesajlar insanın anlamlandırma kapasitesini aşıyor. Sonuçta mesajlar ya yanlış anlaşılıyor ya da tümüyle göz ardı ediliyor. Nasıl ki fiziksel gürültü bedeni alarm durumuna sokuyorsa, gündelik siyasetin ürettiği medya gürültüsü de zihnimizde sürekli bir “son dakika” baskısı yaratıyor.

Türkiye’deki medya gündemine biraz da bu gözle bakmalıyız. İktidarla muhalefeti karşı karşıya getiren skandallar, açılan ya da açılmayan soruşturmalar, sansasyonel belediye başkanı transferleri, sistematik tutuklamalar, ardı arkası kesilmeyen operasyonlar ve bunlara yönelik çok sayıda açıklama… Televizyon ekranları, internet siteleri ve sosyal medya akışları, iktidarla muhalefet arasındaki siyasi iç savaşın cephesi gibi oldu. Kamuoyu her gün aynı soruyla meşgul ediliyor: “Kim haklı, kim haksız?” Bu soru gerçeği aydınlatmaktan çok gürültüyü büyütüyor. Bir olayı salt faillere indirgemek, suç üreten siyasi yapıyı aklamaya hizmet ediyor. Zaten medya gürültüsünün işlevi de bu. Gerçekleri gürültüye boğan iktidar, kurduğu rejimi sürdürmek için tüm sorumluluğu faillere yükleyerek kendini dokunulmaz kılıyor.

Medyayı izlemekten bıkmamızın nedeni, alışılmışın artık merak uyandırmaması. Haberler birbirine benzedikçe sıradanlaşıyor. Sıradan haberlerin çoğalması ise birçok önemli olayın kamuoyundan gizlenmesi sonucunu doğuruyor. Haklıyla haksızı ayırt edecek ortak ölçütler olmayınca kafa karışıklığı büyüyor. Peki her gün çok sayıda insanın tutuklandığı, suç üreten bu rejimi sürdürmek kimin işine geliyor? Yanıt ortada: İktidarı elinde tutmak için yandaş medyayı ve trol ordusunu besleyenlerin. Aslında suç işlemeye açık bir ortam yaratılmasa ne fon vurguncuları olur ne de şike yapan hakemler. Okul saldırıları da olmaz, kadın cinayetleri de. Ne var ki AKP iktidarının Adalet Bakanı, yapılan tutuklamaları bir başarı hikâyesi gibi sunuyor. Suçu doğuran nedenlerle uğraşmaktansa adrenalin artırıcı bir eylem olarak suçlu avına çıkmak yeğleniyor. Acaba gündemde rutin haline gelen gözaltılar ve tutuklamalar suç üreten bir rejimi ıslah edebilir mi?

Gürültü kirliliğine ilişkin çalışmalarda, insanın sürekli alarm halinde kalmasının ruh ve beden sağlığı için tehdit oluşturduğu belirtiliyor. Halk sağlığı için de benzer bir durumdan söz edilebilir. Sonu gelmeyen skandal, operasyon ve tutuklama haberlerine muhatap olan yurttaşların düşünmeye değil duygusal tepki vermeye koşullanmaları sağlıksız bir durum. Kamuoyunun sağlıklı oluşumu için daha fazla iletiye değil, daha fazla anlamaya ve bağlam kurmaya ihtiyaç var. Belki de her şeyden önce biraz sessizliğe…