Gençlerin biriken öfkesi değişime yeter mi?

Gençlerin eşitsizlik, adaletsizlik ve geleceksizlik karşısında biriken öfkesi değişimin zeminini hazırlayabilir. Ancak bu öfkenin kalıcı bir güce dönüşmesi bazı koşullara bağlıdır.

Fransa’da öğrencilerin sınav sistemini, okul koşullarını ve hayat pahalılığını protesto etmek için sokağa çıkması, gençlerin biriken öfkesini yeniden gündeme taşıdı. Öğrencilerin yanı sıra öğretmenler, veliler, işçi sendikaları, emekliler ve çiftçiler de farklı taleplerle eylemlere katılıyor. Böylelikle eğitim alanındaki hoşnutsuzluk daha geniş bir toplumsal itiraza dönüşüyor.

Bu tablonun arka planında neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı çelişkiler yatıyor. Sermaye çevreleri bütçe açıklarının kapatılması ve mali disiplinin korunması için kamu harcamalarının kısılmasını isterken yurttaşlar ücretlerin, alım gücünün ve kamusal hizmetlerin iyileştirilmesini bekliyor. İktidarlar sermayenin beklentilerini önceledikçe bunun bedelini, eğitim ve istihdam olanakları daralan gençler ödüyor.
Dolayısıyla gençlerin öfkesi yalnızca eğitim sistemine değil, güvencesiz bir yaşamı dayatan yolsuzluk ekonomisinin siyasi temsilcilerine de yöneliyor.

Fransa’da yapılan EnClass araştırmasında, gençlerin ruh sağlığına ilişkin kaygı verici sonuçlar saptanmış. Buna göre ortaokul öğrencilerinin yüzde 45’i uzun süredir tekrarlayan psikolojik şikâyetler yaşadığını bildirirken lise öğrencilerinin yüzde 20’si son bir yıldır intihar etmeyi düşündüğünü söylemiş (1).

Türkiye açısından da benzer bir tablo var. UNICEF raporuna göre ergen intihar oranlarının 2018-2022 arasında yüzde 80 arttığı belirtiliyor. On beş yaşındaki gençlerin yalnızca yüzde 57’si hayatından memnun; yüzde 70’ten fazlası başka bir ülkede yaşamak istiyor (2).

TÜİK’in 2025’e ilişkin yıllık verilerine bakılırsa genç işsizlik oranı yüzde 15,3’e, genç kadınlarda ise yüzde 22,1’e ulaşıyor. Gençlerin yaklaşık dörtte biri ne eğitimde ne de istihdamda (3).

Yükseköğretime erişim, güvenceli işe ulaşma ve bağımsız bir yaşam kurma güçlükleri gençlerin gelecek beklentilerini örseliyor. Bu durum, bireysel mutsuzluğun ötesinde yapısal sorunlara işaret ediyor; gençleri eğitim ve istihdamın dışına itmek, kuşakların sürekliliğini ve toplumsal yaşamın dinamizmini tehdit ediyor. Eğitimin daha iyi bir yaşam ve güvenceli bir gelecek sağlayacağına duyulan inanç azaldıkça kariyer hedefi belirlemek de anlamsızlaşıyor. Kaygıyı artıran bir diğer mesele de yapay zekânın iş yaşamını dönüştürmesi. Gençler günü kurtarmaya çalışırken bir de geleceklerinin ellerinden alınacağı korkusunu taşıyor.

Ortak sorunlarla boğuşmak kendiliğinden ortak bir siyasal bilinç yaratmaya yetmiyor. Örneğin işsiz bir üniversite mezunu, güvencesiz çalışan bir genç veya eğitimden koparılan bir öğrenci benzer olumsuzluklarla karşılaşsa da bunlara aynı anlamı yüklemeyebilir. Bu bağlamda taleplerin siyasal bir bilince evrilerek örgütlü bir mücadeleye dönüşmesi zorunlu. Kritik soru, öfkenin varlığından çok onu kolektif bir güce dönüştürecek koşulların oluşup oluşmadığıdır.

Gezi Direnişi bu açıdan önemli bir deneyimdi. Gezi öncesinde apolitik olmakla suçlanan gençler, yaşam tarzlarını, özgürlüklerini ve farklılıklarını savunmak için kitlesel biçimde sokağa çıktı. Bu deneyim, farklı toplumsal taleplerin ortak bir itiraz düzleminde buluşabileceğini gösterdi. Ancak kitlesel tepki kalıcı bir siyasal örgütlenmeye dönüşemedi.

Bugün de gençlerin eylemsizliği, apolitik olduklarının kanıtı sayılamaz. Otoriter iktidarın caydırıcı olsun diye kullandığı baskı aygıtları siyasal katılımın bedelini ağırlaştırıyor. Dolayısıyla kolektif eylemden uzak durulması, bireysel geri çekilmeyi ve dijital yankı odalarına kapanmayı beraberinde getiriyor.

Albert O. Hirschman, Çıkış, İtiraz, Sadakat adlı çalışmasında memnuniyetsizlik karşısında verilen üç tepki biçiminden söz ediyor. Mevcut ortamdan uzaklaşmak çıkış, sorunları çözmek için sesini yükseltmek itiraz, bağlılığı sürdürmek ise sadakat kavramlarıyla açıklanıyor (4). Örneğin gençlerdeki göç eğilimi çıkış, protesto eylemleri de itiraz olarak düşünülebilir. Siyasal iktidarla barışık yaşamak veya sisteme duyulan güveni sürdürmek ise sadakat kavramıyla ilişkilendirilebilir. Kayıtsızlık, sadakatle özdeşleşmese de güvensizliğin, etkisizlik duygusunun veya katılım kanallarının tıkanmasının sonucu olarak ortaya çıkabilir. Yani gençlerin sessizliği, mutlaka teslimiyet anlamına gelmez. Sessizlik, değişim umudunun görece azalmasından veya yeni bir çıkış yolu bulma sürecinden kaynaklanabilir.

Öfkenin kendiliğinden değişim yaratması beklenmemelidir. Farklı hoşnutsuzlukların ortak taleplerde buluşması, bunları savunacak örgütlerin gelişmesi ve gençlerin birlikte hareket ederek kendi güçlerini deneyimlemesi gerekir. Örneğin Sırbistan’da gençlik hareketinin desteklediği listenin seçimleri kazanmasında son iki yıla yayılan öğrenci protestolarının kitleselleşerek siyasal bir güç oluşturması etkili oldu. Ancak bu seçim başarısının kalıcı bir toplumsal dönüşüme yol açıp açmayacağını zaman gösterecek. Unutmayalım gençlerin varlığı, umudun hiç tükenmeyeceğinin kanıtıdır.

NOTLAR

1- https://enclass.fr/la-sante-mentale-et-le-bien-etre-des-collegiens-et-lyceens/

2- https://www.unicef.org/innocenti/reports/child-well-being-unpredictable-world#report

3- https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/54068

4- Hirchman, A. O. (1972) Exit, Voice and Loyalty: Response to decline in firms, organizations and states. (Çıkış, İtiraz ve Sadakat: Şirketlerde, kuruluşlarda ve devletlerdeki düşüşe verilen tepkiler). Harvard University Press.