Tutuklama kavramına ve uygulamalarına dair bir deneme
Yargılama hukukunun en temel unsurlarından biri, usul hükümlerine mutlak olarak uyulması ve bu konuda hukuk dışına çıkılmamasıdır. Ancak, ne yazık ki ülkemizde bunun böyle olduğunu söylemek olanaksız bir hale gelmiştir. Çoğunlukla koşulları gerçekleşmeden, adeta rastgele denebilecek şekilde verilen tutuklama kararları, farklı algılara yol açmakta, iktidarın siyasi baskısı olarak kabul edilmekte, anti demokratik bir tutum olarak görülmektedir.
Sanırım tutuklama kavramını tanımlamaya gereksinme yoktur bu ülkede. Hakimlerin, suç işledikleri ileri sürülen kişileri bir karar ile cezaevine göndermesi uygulaması olduğunu hemen herkes biliyor. Zaten bilmeyenler de yakın zamanda bu konudaki yoğun etkinlik nedeniyle mutlaka öğrenmişlerdir. Sağolsun Sulh Ceza Hakimlerimiz, gösterdikleri cansiperane çabalar sayesinde her gün, hatta neredeyse her saat yeni tutuklama kararları oluşturarak toplumun konuya yabancı kalmamasını sağlıyorlar.! Gazeteciler, akademisyenler, öğrenciler, birtakım meşhurlukları kendinden menkul meşhurlar (ki bunlar aynı zamanda uyuşturucu kullanarak ahlaksızlık yapıyorlar, hatta bazıları fena halde solcu da oluyor!), muhalif partinin siyasetçileri, belediye başkanları (ki bunların hepsi de maalesef rüşvetçi, zimmetçi, hırsız v.s. !), belediye çalışanları (bunlar da öyle !) , memleketinin toprağının maden peşkeşine gitmesine karşı çıkanlar ( bunlar da madenin getireceği kazancın bilincinde olmayan cahiller !), halkı kin ve düşmanlığa tahrik edenler, gerçek dışı haber üretip yayanlar ve hatta sayın Cumhurbaşkanına hakaret edenler ( bundan önceki son iki suçu işleyenler, nedense bu suçu da mutlaka işliyorlar !), işçi haklarını savunmaya çalışan sendikacılar ve onlara sahip çıkan kimi emekçiler sürekli olarak suç işleyip tutuklanıyorlar. Bu durumda, sulh ceza hakimleri çok yoğun bir mesai ile bunları cezaevlerine göndermek zorunda kalıyorlar. Böylece halkımızın hem bilgi sahibi olması hem de hangi durumda nasıl davranacağı ya da davranmayacağı yolunda uyarılması sağlanıyor.! Bunun demokratik bir yöntem olduğuna da dikkat çekmek isterim! Kimse zorla tutuklanmıyor, herkes özgürce sadece söylediğinin, yaptığının ve zaman zaman da düşündüğünün hukuk karşısında ne anlam ifade ettiğini görmüş oluyor.! Bu, toplumun eğitimi için çok yararlı bir uygulamadır ve hakimlerimizin özverisi göz yaşartıcıdır.
İşin esprisi bir yana, geçmişte tutuklama uygulaması dünyada ve ülkemizde çok daha rahat ve kolay gerçekleşen bir yapıda idi. Örneğin, bir ülkenin kralı, sultanı, padişahı “atın bunu zindana” dediğinde derhal gerçekleşirdi ve süresi hiç belli olmazdı. Zamanla toplumların gelişmesi, insanların bilinçlenmesi, hak-hukuk kavramının yaygınlık kazanması, hukukun bir meslek olarak ağırlığını koyması ile, sömürgeci imparatorluk dönemini yaşayan İngiltere’de, canının istediğini zindana atan Kral Yurtsuz John’a karşı, 1215 yılında soylu toprak sahiplerinin eylemli direnmeleri ve “Magna Carta Libertatum”, yani “Büyük Özgürlük Şartı” denilen belgeyi elde etmeleri sonucu, keyfi tutuklama ve hapis cezalarına son verilmesi eğilimi ortaya çıktı ve yaygınlaştı. Kuşkusuz çok yol alınması gerekti ve tarihsel olarak dünyada uygulama alanı bulması yüzyılları aldı. Günümüzde, neredeyse tüm dünyada hâkim kararı olmadan tutuklama kararı verilmiyor, tabi bazı totaliter ve hukuktan uzak yönetimlerin bulunduğu ülkeler hariç. Elbette sorunun bir tarafı da hâkim kararına rağmen, verilen tutuklamaların hukuka uygunluğunun çok tartışılır olması. Bu sorun özellikle ülkemizi ilgilendiriyor. Zira, son rakamlar yansımamış olmakla beraber, ülkedeki tutuklu sayısının Avrupa’da bir numara olarak, 70.000 gibi bir rakamı aşmış olması ciddi bir endişe kaynağı. Bu rakamın normal olarak kabul edilmesi, demokratik bir ülkede olası değil ve belli ki tutuklama uygulamasında ciddi sorunlar var.
Her şeyden önce tutuklama konusundaki genel kuralı açıklamaya çalışarak konuya girelim. 5271 sayılı Ceza Yargılamaları Usulü Yasası’nın 100.maddesinde tutuklamanın kural ve koşulları açıklanmaktadır. Bunların ayrıntılarına uzun uzun girmek istemiyorum, zira bu yazının kapsamını aşacak ve hukuk dersi niteliğine bürünecektir. Maksadımız bu değil ve asıl olarak bu konudaki kural ve uygulamanın hukuka uygunluk veya uygunsuzluğunu ortaya koymak. Öncelikle vurgulamak gerekir ki, yukarıda belirttiğim 100.madde metninde tutuklamanın tanımı ve koşulları açıklanmış olmakla beraber, madde metninde aynen, “tutuklama kararı verilebilir” denilmektedir. Yani tutuklamanın koşulları gerçekleşmiş olsa bile, bunun zorunlu olmadığı, takdire, daha doğrusu “hâkimin takdirine” bağlı olduğu açıkça belirtilmiştir. Bunun böyle olması hukukun gereğidir. Madde metninin devamında, tutuklama nedeninin varsayıldığı durumlar tek tek sayılmıştır. Bunlardan kısaca söz etmek gerekirse, şüpheli ve sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların varlığı, şüpheli veya sanığın davranışları ; delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ,tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturması ile, “Katalog suçlar” denilen ve maddenin 2.fıkrasında tek tek ve sınırlı sayıda olarak sayılan ağır suçların işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde tutuklama nedeni varsayılabilir, denilerek temel kural ortaya konulmuştur. Burada dikkat etmemiz gereken nokta, yasadaki ifadesiyle, tutuklama nedeninin “var sayılabileceği”dir. Yani, yasa, yine tutuklama nedeninin varlığı veya yokluğunu hâkimin takdirine bırakmış durumdadır. Katalog suçların en ağırlarından olan “adam öldürme” suçunda bile, hâkimin, tutuklamanın koşullarının bulunup bulunmadığını incelemesi ve takdir etmesi zorunludur. İnceleme sonucu tutuklama koşullarının gerçekleştiği kanısına varırsa tutuklama kararını verecek, aksi halde tutuklama koşullarının gerçekleşmediği kanısına varırsa, tutuklama istemini reddedecektir. Yasanın bu kavramda benimsediği sistem,” takdirilik” esasına dayanmaktadır ve bunun da normal kabul edilmesi gerekir. Çünkü, tutuklama gibi ağır sonuçlar yaratan, özgürlüğü sınırlayıcı bir önlem hâkimin takdiri ile gerçekleşmelidir.
Peki o zaman ülkemizdeki sorun ya da sorunlar nedir ki, tutuklamalar bu kadar yoğun olarak tartışılıyor? Her şeyden önce, siyasal etkiler yüzünden hakimlerin “bağımsız ve tarafsız” davranmadıkları yolunda kamuoyunda ciddi bir kuşku bulunmaktadır. Özellikle siyasal niteliği belirgin olan soruşturma ve davalarda verilen tutuklama kararlarına ciddi bir gölge düşmektedir ki, bu da siyaset ve kuşkusuz iktidar etkisi nedeniyle hakimlerin tutuklama kararı verdikleri şeklindeki yaygın inançtır. Ceza Usulünde belirtilen katalog suçlar dışındaki suçlardan bile tutuklama kararlarının verildiğine tanık oluyoruz. Hele kazara birden fazla suç işlendiği iddiası varsa, koşulları bulunmasa bile, bu da rahat bir tutuklama gerekçesi olabiliyor. Hatta, bir ara, sanırım birkaç kez, Yasa’nın 100/son maddesinde belirtilen, “Sadece adli para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez” kuralına bile aykırı şekilde tutuklama kararı verildiği de olmuştu. Bunun da ötesinde gerek delil durumu yetersizliği gerek eylemin nitelendirilmesi itibariyle koşulları bulunmadığı halde rastgele tutuklama kararları verildiği de gözlenmektedir. Utanç verici tipik bir örnek de kendisi gelip teslim olan bir suç şüphelisinin “kaçma şüphesi bulunduğu” gerekçesini kullanan hâkim tarafından tutuklanmasıdır. Gerekçenin olaya uygun olması kuşkusuz zorunlu iken bu gerekliliğe bile uyulmadığı olmaktadır. Yakın zamanda, Muğla Akbelen köyündeki maden arama çalışmalarına karşı, toprağını savunmak adına haklı tepkisini dışa vuran ve televizyon görüntülerinde sadece sözlü tepkisini dile getiren kadın yurttaşın, “görevli memura direnme” suçundan dolayı tutuklanması kararının yarattığı haksızlık duygusu oldukça tazedir. Yine, başka bir olayda, işçilerin haklı taleplerini ortaya koyan bir sendika başkanının, sözlerinde suç unsuru olmadığı halde halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan tutuklanması ile, onun sözlerini tekrarlayan ikinci bir kişinin de tutuklanmış olmasıdır. Bunlar, hukuksal olmaktan öte, insanlara ve topluma gözdağı vermek amacıyla gerçekleştirilen tutuklama kararlarıdır. Demokratik yönetimlerin bulunduğu toplumlarda bu tarz tutuklamaların hukuka uygun olduğu savunulamaz, zaten kuşkusuz değildir.
Ülkemizdeki tutuklama uygulamaları hakkında belirtilmesi gereken bir suç türü daha var: Cumhurbaşkanına hakaret suçu. Bilindiği üzere, ülkemizde bu suç nedense çok sık işleniyor. Elimizde sayılar olmamakla beraber, bu suçla ilgili soruşturma ve davaların binli rakamlara ulaştığı çoktandır biliniyor. Öte yandan, pek çok suç iddiasında mahkemelerce bu suçtan dolayı tutuklama kararları veriliyor ve sonuçta da mahkûmiyet hükümleri ortaya çıkıyor. Peki bu suçun soruşturma ve yargılamasının tutuklu yapılması zorunlu mu? Elbette kesinlikle hayır! Türk Ceza Yasası’nın 299/1 maddesinde,“Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, 1 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” denilmektedir. Maddenin 2.fıkrasında, “Suçun alenen işlenmesi halinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır” ifadesi bulunmakla beraber 3.fıkrada ise, “bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır” kuralı bulunmaktadır. Burada “kovuşturma” kelimesi ile kastedilen iddianame ile dava açılmasıdır. Yani, önce Adalet Bakanının dava açılması için izin vermesi esası söz konusudur. Ancak, buna rağmen, Savcılık soruşturmaya başlar başlamaz sulh ceza hakimliğinden tutuklama kararı istemekte ve genel olarak bu kararı almaktadır. Sonrasında Adalet Bakanından izin istenmesi yoluna gidilmektedir. Oysa ki, Bakanın izin verip vermeyeceği belli değildir ve bu yasal zorunluluğa uymadan tutuklama kararları alınmaktadır ki, bu durum yasanın amacına açıkça aykırıdır. Öte yandan, hakaret olduğu ileri sürülen sözlerin gerçekten o nitelikte olup olmadıkları da üzerinde durulması gereken bir konu olmasına rağmen, savcılar ve hakimlerin bu tartışmaya girmeyerek, kestirmeden “suçtur” vurgusu ile hareket ettikleri gözlenmektedir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2024 yılında verdiği “Vedat Şorli/Türkiye kararında, Cumhurbaşkanına tanınan ayrıcalığın Sözleşmeye aykırılık oluşturduğu, bu nedenle Türk Hükümetinin yasada değişiklik yaparak, bu suçu kişilere hakaret suçuna ilişkin T.C.K. 125.maddesi kapsamına alması gerektiği vurgulanarak, sözleşmeye aykırılık nedeniyle sanık lehine tazminata hükmedilmiştir. Fakat, hükümet bu konuda hiçbir adım atmadığı gibi, Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca, AİHM kararlarına öncelik verilmesi gerekirken, savcı ve hakimlerin, AİHM kararları yokmuş gibi davranarak önceki uygulamayı sürdürdükleri gözlenmektedir. Bu yüzden, bu suçtan dolayı verilen tutuklama kararlarının hukuka uygun ve yasal oldukları ileri sürülemez. Diğer taraftan, Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 08.01.2026 tarihli kararında ise, suçun gerçekleştiğinin kabulü için gereken koşullardan söz edilmiş ve devamında aynen, “…kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Sanık tarafından kaleme alınan mektuptaki rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı, siyasi eleştiri niteliğindeki sözlerin, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmaması, sözlerin demokratik toplumun temel esaslarından hoşgörü kapsamında değerlendirilecek vasıfta olması, siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırların özel kişilere nazaran daha geniş nitelikte ele alınmasının gerekliliği karşısında, Cumhurbaşkanına hakaret suçunun oluşmadığı gözetilmeden mahkumiyet kararı verilmesi hukuka aykırı görülmüştür” ifadesiyle hükmün bozulmasına karar verilerek suçun unsurlarına vurgu yapılmıştır. Kısacası, onbinlere varan sayılara ulaşan bu suça dair dava ve yargılamalara daha fazla özen gösterilmesi ve bir anlamda gereksiz ve hukuken tartışmalı tutuklama kararlarından uzak durulması uyarısı yapılmış olmaktadır.
Yargılama hukukunun en temel unsurlarından biri, usul hükümlerine mutlak olarak uyulması ve bu konuda hukuk dışına çıkılmamasıdır. Ancak, ne yazık ki ülkemizde bunun böyle olduğunu söylemek olanaksız bir hale gelmiştir. Çoğunlukla koşulları gerçekleşmeden, adeta rastgele denebilecek şekilde verilen tutuklama kararları, farklı algılara yol açmakta, iktidarın siyasi baskısı olarak kabul edilmekte, anti demokratik bir tutum olarak görülmektedir. Tutuklamanın, salt tutuklanan kişi yönünden değil, tutuklanan kişinin aile bireyleri yönünden de ağır sonuçlar yaratacağı dikkate alınarak, hakim ve savcılar tarafından tutuklama kararı verilmeden önce, tutuklama koşullarının sıkı bir incelemeye tabi tutulması, koşulların varlığının somut olgu ve olaylar gösterilerek açıklanması, tutuklama kararına seçenek olabilecek adli kontrol önlemlerinin ayrıca değerlendirilmesi ile sonuçta yasal ve usule uygun gerekçe gösterilerek tutuklama kararı verilmelidir. Sık rastlanan, “suçun vasıf ve mahiyeti, delil durumu, kaçma şüphesi bulunması” gibi formül niteliğinde ve kimseye bir şey söylemeyen ya da gerekçe olmayan gerekçeler ile karar verilmemelidir. Özgürlüğün sınırlandırılması anlamında tutuklama, ağır bir önlem olup koşul ve sonuçları üzerinde ciddi bir şekilde durularak, olay bazında ve hukuken tatmin edici gerekçeler ile sonuçlandırılmalıdır. Yargılama makamları hukuk ve adaletin gerçekleştiği mekanlar olarak var olmalı, iktidarın her türlü müdahalesine kapalı ve muhalif siyasetçilerin devre dışı bırakıldığı ortamlar olmaktan uzak bir yaklaşım benimsemelidir.