Bülent Arınç basın özgürlüğünü hatırladı: İsmail Saymaz'ın durumu beni utandırıyor

Bülent Arınç, gazeteci İsmail Saymaz'ın adli kontrol şartıyla evinden çıkamamasını eleştirerek durumu “trajik” ve “komik” olarak nitelendirdi. Arınç, gazetecilerin özgürce görev yapması gerektiğini vurgulayarak haber alma özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı çıktı.

Bülent Arınç basın özgürlüğünü hatırladı: İsmail Saymaz'ın durumu beni utandırıyor

Türkiye’de 24 Ekim Cumartesi günü 10 kentte basın özgürlüğü talebiyle düzenlenen eylemlerin ardından eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, gazetecilerin çalışma koşulları ve basın özgürlüğüne ilişkin açıklama yaptı.

Geçmişte medya kuruluşlarıyla ilişkilerden sorumlu olduğunu hatırlatan Arınç, görev yaptığı dönemde basın özgürlüğünü geniş yorumlamaya çalıştıklarını belirtti.

Gazetecilere yönelik adli süreçlere de değinen Arınç, gazeteci İsmail Saymaz’ın adli kontrol şartıyla evinden çıkamamasını eleştirdi. Saymaz’ın televizyon yayınlarına evinden katılabilmesine ilişkin değerlendirmesinde Arınç, bu durumu “trajik” ve “komik” olarak nitelendirdi.

Arınç, iktidarı destekleyen veya muhalif görüşteki gazetecilerin doğru ve dürüst haberciliğine ihtiyaç duyulduğunu belirterek yurttaşların haber alma özgürlüğünün kısıtlanmasının kabul edilemeyeceğini kaydetti. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup toplantısındaki “Ne mutlu ki soran, sorgulayan, eleştiren bir tabanımız var” sözlerine de değinen Arınç, gazetecilerin eleştiri ve haberlerinin anlayışla karşılanması gerektiğini ifade etti.

Bülent Arınç’ın açıklamasının tamamı şöyle:

“Ben, 2009-2016 yılları arasında beş yıl başbakan yardımcılığına ilâveten tüm medya ile ilişkilerden de sorumluydum. TRT, Anadolu Ajansı, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, RTÜK ve bağlantılı kuruluşlar hep bana bağlıydı. Onlarla ilkeler çerçevesinde dürüst ilişkiler kurdum. Selefim olan Devlet Bakanı Prof. Dr. Beşir Atalay döneminde çıkarılan Basın Kanunu her yönüyle mükemmeldi. Ben de o kanunun gerekçelerine uygun şekilde hareket etmeye çalıştım.

Bir taraftan da 1994 yılında çıkan RTÜK Kanunu’nun pek çok maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş, kanun adeta bütünlüğünü kaybetmişti. Bütün paydaşlarla birlikte 2012 yılında örnek bir RTÜK kanunu yaptık.

Biz, basın mensuplarına ve gazetecilere Anayasa’da tanınan basın özgürlüğünü en geniş yorumuyla kullandırdık. Onların yaptıkları haberleri takdirle karşıladık. Basın özgürlüğü esas olmalıdır; çünkü bu, doğrudan ifade özgürlüğü ile ilişkilidir. Biz de göreve geldiğimiz ilk yıllarda AB standartlarında ifade özgürlüğünü ve habercilik anlayışını son noktasına kadar götürdük ve bu konuda çok geniş yorumlar yaptık.

Burada esas olan, ceza kanunlarında özgürlükçü bir yaklaşımı benimsemektir. Bu özgürlükçü yaklaşımda eleştiri ile hakaretin farkını, haberlerdeki doğruluğu, dürüstlüğü ve etik anlayışı göz ardı etmemek gereklidir.

O sıralarda dikkatimi çeken bir gelişme oldu. Yurt dışındaki bazı basın kurumları bize bir liste göndererek 5 veya 6 civarındaki gazetecinin neden tutuklu olduğunu sordular. Benim kayıtlarımda böyle bir durum yoktu. Arkadaşlarıma, “Bu konuyu araştırın,” dedim. Önümüze gelen liste beni ferahlattı; çünkü bu listede ismi geçen insanların, bir gazetenin veya haber ajansının muhabir kartını taşımaktan öte bir özelliği yoktu. Bunlar daha çok o zamanki terör örgütleriyle bağlantılı gazete veya haber sitelerinden gazeteci kimliği kartı almış insanlardı ve banka soygunu ya da gasp gibi adi suçlardan hükümlü veya tutukluydular.

Bunları yurt dışındaki kurumlara aktarınca bu açıklamadan çok memnun oldular; bizi tebrik ve takdir ettiler. Şimdi buradan günümüze gelelim.

Sadece Ergenekon sürecinde gazeteciler ve bilim insanları da yargılanmaya başlayınca, ben özellikle gazeteci olarak bildiğim Nedim Şener ve Mustafa Balbay’a doğrudan sahip çıktım. Bunların herhangi bir şekilde suçlanmaması gerektiğini söyledim. Aynı şekilde dört yıl içeride kalmış değerli bir bilim insanı olan Sayın Mehmet Haberal’a bu sürecin her aşamasında sahip çıktım. Bu haklı davranışımız geç de olsa karşılık buldu ve hepsi beraat etti.

Şimdi buradan şunu söylemek istiyorum: Geçtiğimiz günlerde bir haber kanalında Sayın İsmail Saymaz’a bağlanmışlardı. Sayın Saymaz evinden bazı konular hakkındaki düşüncelerini ifade ediyordu. Bu görüntü trajiktir: Yıllardır fikirleriyle objektif bir yazar ve gazeteci olan İsmail Saymaz, adli kontrol şartıyla evinden dışarı çıkamamaktadır. Bazı arkadaşları da maalesef cezaevindedir. Bu görüntü aynı zamanda komiktir; Sayın Saymaz ayaklarına takılan kelepçe yüzünden evinden dışarı çıkamıyor ancak bereket ki ağzı bantlanmamış, televizyona bağlanıp konuşabiliyor ve gazetesine yazılarını gönderebiliyor. Bu hâliyle Nasrettin Hoca’nın türbesi gibi dört tarafı açık ama kapısında büyük bir kilit var. Bu durum beni gerçekten üzüyor ve utandırıyor.

Bunun da ötesinde, gazeteciler görevlerini yaparken özgür, basın ise tam anlamıyla hür olmalıdır. Iktidarı desteklesin ya da muhalif olsun, toplum olarak bizlerin her görüşten gazetecinin doğru ve dürüst haberciliğine ihtiyacı vardır. Yurttaşların haber alma özgürlüğünün bu tür uygulamalarla kısıtlanması kesinlikle kabul edilemez ve doğru değildir.

Sayın Cumhurbaşkanımız geçtiğimiz günlerde yaptığı partimizin grup toplantısında konuşmasını “Ne mutlu ki soran, sorgulayan, eleştiren bir tabanımız var.” cümlesiyle bitiriyor. Bu bakış açısı nazarı ile gazetecilerin de eleştirileri, araştırmaları ve haberleri anlayışla karşılamamız gerekmektedir.”