Çerçeve yasa, “despotizmin demokrasisi” ve Öcalan’ın “görece özerkliği”

Bu açılardan bakıldığında Türk ve Kürt emekçilerinin sosyalist bir cumhuriyette birliği esas, bölgede ve Türkiye’de kaldırılacak anti-emperyalist mücadele bayrağı ise birlik için gerek şarttır.

Siyasi iktidar tarafından “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan sürecin aşamalarından biri olarak karşımıza çıkan çerçeve yasa, içeriği ve Meclis’teki oylama üzerinden gündem oldu.

Konu ile ilgili farklı yönlerden değerlendirmeler olsa da meseleyi -bir kere daha- bazı başlıklar çerçevesinde ele almak gerekiyor.

KÜRT SİYASİ HAREKETİNİN SİSTEME, REJİME EKLEMLENME DÜZEYİ

Bu konuda hayli mesafe alındığı açıktır. Meselenin Kürtlerin ayrı devlet kurma tartışmalarının ötesine geçtiği, Abdullah Öcalan eliyle bugün Kürtlerin politik, ideolojik dünyasının yarı anarşizan, yarı liberter ama kapitalist sistemle tam boy uyumlu bir zemine taşındığı bilinmektedir. Bu yeni bir olgu değil, yaklaşık otuz yıllık tarihsel bir kesitin parçasıdır.

Bunları söylediğimiz zaman, “önderliğin kapitalizmi yorumlamasına ve aşmasına” üzerinden bolca itirazla karşılaşabiliyoruz. Olsun, herkesin canı sağ olsun. Ancak, bize göre aslolan Marksizm olmaya devam ediyor. Türk ve Kürt emekçileri açısından sistemle ve sermaye düzeni ile hesaplaşmayı içermeyen herhangi bir “çerçeve”nin özünde kabul edilebilir bir yanı bulunmuyor.

İşin siyasal boyutuna gelirsek Türkiye’de sermaye düzeni devam ediyor ve Kürt sorununun sınıfsal değil salt demokrasiye ya da devletleşmeye endeksli bir şekilde gündemde olması egemen güçlerin işine geliyor. Kürt siyasi hareketi dönmüş dolaşmış ve bu anlamıyla egemen güçlerin peşine takılmıştır.

DEVRİMCİ DEMOKRASİDEN DESPOTİZMİN DEMOKRASİSİNE

Despotizmin demokrasisi mi olur demeyin. Burjuva demokrasisi özünde bir sermaye diktatörlüğü olarak her zaman sermayenin ve onun yönetici elitlerinin çıkarlarının adı oluyor. Kimi zaman sınırları genişliyor nefes aldığımızı zannediyoruz, kimi zamansa boyunduruk sıkılıyor, bunalıyoruz. Aslında boyunduruk hep var. Üretim sürecinden başlayarak takılıyor, siyasal ve toplumsal yaşamda devam ediyor. Özü değişmiyor, kapitalizmde en demokratik seviye asalak patron sınıfı için var oluyor.

Sınıfsal boyutu geçersek, bugün Türkiye’de kurulan istibdat rejiminden demokrasi beklemek ya da bu süreci bu şekilde adlandırmak en büyük yanılgı olsa gerek. Ki sermaye devleti bu sürece özel bir demokratiklik yakıştırması dahi yapmaya gerek duymazken. Terörsüz Türkiye, milli birlik, dayanışma gibi kavramlar boşuna tercih edilmiyor. Ama varsa yoksa sürecin bütününe demokrasi beklentisi ile yaklaşmak biraz da despotik yönetimi meşrulaştırmak olmuyor mu? Alın size despotik demokrasi.

Konuyu kesen birkaç hatırlatma yapalım isterseniz. Kürt siyasi hareketi özünde “devrimci demokrat” olarak nitelenebilecek bir yapıya sahipti. Kabaca sosyalizm eksenine oturan, ulusal sorunun çözümü için farklı aşamaları içeren yönelimlere sahip olan ve devletleşmeyi hedefleyen, silahlı mücadeleyi merkeze alan ve terör eylemleri de yapan bir karakteri vardı. Örgüt liderliği ile toplumsal tabanı oluşturan yoksul Kürtlerin bir yandan basit diğer yandan karmaşık ilişkisine dayanan bu hareket siyasal alanda ise 1923 Cumhuriyet’i ve Kemalizm’e karşı nötür değil, negatif pozisyondaydı.

Gelinen aşamada tüm bu denklemleri değiştiren olgular yaşanmıştır. 1923 Cumhuriyet’i yıkılmış, Kemalizm iktidardan düşmüştür. Yerini ise siyasal İslamcı bir iktidarın faşist parti ile ittifakına dayalı bir rejim ortaya çıkmıştır. Geçmişte demokratik cumhuriyet mücadelesi 1923 Cumhuriyeti’ne dönük ulusal demokratik haklar yönündeki önermeleri (ayrı bir tartışma olmakla birlikte belki de Cumhuriyet’in reddiyesini) içermekteyken, günümüzde ise demokratik cumhuriyet söylemi içinde bulunduğumuz rejime eklemlenmenin bir aracı olarak devreye girmiştir. Bu açıdan Kürt siyasi hareketi yeni rejime onay verir bir noktada kalmıştır. Yeni anayasa ve önümüzdeki seçimler de ele alındığında bu onayın adım adım desteğe evrilmesi ise olasılık dahilindedir. Destekten kastımız, DEM Parti’nin Tayyip Erdoğan’a oy verilmesi çağrısı yapması şeklinde kaba bir önerme değil elbette. Sistemde kendisine açılan yere onay vermek olarak kısaca ifade edebiliriz bu durumu. Çerçeve yasa üzerinden başlayan tartışma tam da bunlarla ilgili ele alındığı oranda makul ve mantıklı bir sonuca ulaşmak mümkündür.

Dolayısıyla mesele tek başına devletle Abdullah Öcalan arasında yürütülen sürecin bir ayağı olan çerçeve yasaya endeksli halde ele alınırsa yetersiz sonuçlara varılacaktır. Buradan hareketle alınan pozisyonlar da sürecin bütününden soyut bir hale gelecektir.

Oysaki tartışma çok açıktır. Bugün gerici iktidar, istibdat rejimine Kürt sorunu üzerinden makyaj yapmaya çalışıyor. İşin bir ucunda Abdullah Öcalan’ın “bireysel görece özerkliği”, diğer ucunda ise Tayyip Erdoğan’ın yeniden ve sınırsız cumhurbaşkanı olma hayalleri yer alıyor. İç siyasetin dizaynı aşağı yukarı bu şekilde tarif edilebilir. Tüm bunlar içinse, yeni anayasa ve yapılacak değişiklikler, Kürt sorununda çözüm adına atılacak taklalar yer alıyor. Şimdi bu sürece CHP’nin ya da Yeni Parti’nin sermaye düzeninde oturdukları yer anlamındaki eklemlenmeleri bir olgudur. Hatta bu olgu konu oylamaya gelince iki siyasi oluşumun da bölünmesi gibi bir sonuç vermiştir. Ancak komisyon sürecinden başlayarak en son çerçeve yasaya tartışmalarında DEM-CHP-Yeni Parti çizgisinden çıkamayan solun belli öznelerine “size ne oluyor?” diye sormak gerekmektedir. Bu kadar mı kendimizi kaybettik?

AMERİKAN BARIŞI YÜKSELİYOR, SÜRECİN GAZINA BASILIYOR

Türkiye’de yürüyen sürece paralel olarak Ortadoğu’da son iki yıldır yaşananlar ve emperyalizmin yönelimleri ele alınırsa; Türkiye’de sermaye devletinin Kürt siyasi hareketi ile masaya oturması, PKK’nin tasfiyesi ve istibdat rejiminin konsolidasyonu arasındaki büyük iç içe geçiş görülecektir.

Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesi, Hamas’ın tasfiyesi, Lübnan ve Hizbullah’a dönük saldırganlık ve İran’a dönük emperyalist müdahale silsilesinin önemli bileşenlerinden bir tanesi Ortadoğu’da Kürt meselesine dönük yapılan Amerikan dizaynıdır. Bu çerçevede Suriye’de SDG geri itilmiş, “Rojava devrimi” Amerikancı bir yumuşak geçişle sona erdirilmiş, Barzani devletinin rolü teyit edilmiş, İran müdahalesi ile birlikte ise PKK’nin en önemli zeminlerinden bir tanesi de kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu bağlamda, AKP-MHP tarafından iç cephe çağrıları yükseltilerek emperyalist işbirlikçilik perdelenmeye çalışılırken Kürt hareketi de Abdullah Öcalan’ın önderliğinde bu sürecin parçası olmayı başarmıştır. Bundan birkaç yıl öncesine kadar ABD desteği ile Suriye’de tutunan Kürt siyasi hareketi, bugün de siyasete Amerikan barışı aracılığıyla tutunmaya çalışmaktadır. Özü itibariyle bugün bahsedilen iç cephe Türkiye’deki Amerikan cephesinin adı olmuştur. Her türlü baskıya rağmen istibdat rejiminden beklenen demokrasi arayışının ve sürece verilen desteklerin arka planında bu olguların yer aldığını unutmayalım.

Bir parantez açarak tezimizi destekleyen bir örnek vermek gerekirse, NATO zirvesinin bu konuda önemli bir turnusol kâğıdı olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Türkiye solunun neredeyse bütün özneleri tereddütsüz şekilde NATO’ya karşı anti-emperyalist mücadeleyi yükseltmiş ve gerçek bir yurtsever cepheyi kurmuşlardır. Kürt sorunu üzerinden “iç cephe” söylemi geliştirenlerden tutun, bu sürece destek veren tüm yapılar ise NATO’culukta zirveye ulaştılar. Dolayısıyla kimin anti-emperyalist ve yurtsever, kimin ise işbirlikçi olduğu açığa çıkmıştır. Bu bağlamda, Kürt meselesi üzerinden yürüyen süreç kategorik olarak emperyalizme karşı ya da rağmen değil tam da emperyalizmin bölgesel yönelimleri dahilindedir. NATO zirvesi de bu durumu bir kere daha teyit etmiştir.

Toparlamak gerekirse, yukarıda ifade ettiğimiz üç başlık çerçevesinde bir kere daha hatırlatmak istediğimiz bazı başlıkları kısaca ifade ederek bitirelim.
Kürt sorunu sınıfsal bir sorundur. Devrimci mücadelenin bir konusudur. Burjuva şarlatanların değil.

Sınıfsal sorunun çözümü ancak sınıflar arasındaki mücadele ile belirlenecektir. Belli bir süredir sermaye sınıfının lehine dünya ve Türkiye konjonktürü yaşadığımız açıktır. Devrimci amaç bunu değiştirmektir.

Emperyalizm bugün Kürt sorunu üzerinden Ortadoğu ve Türkiye’ye müdahale edebilmektedir. Bu müdahalenin ortadan kaldırılmasının yolu da anti-emperyalist mücadele ve kazanımlar olacaktır. Bu yapılmadığı oranda Türkünden Kürdüne kadar herkes emperyalizmin oyuncağı olabilecektir.

Kürt siyasi hareketinde silahlı mücadelenin sonu gelmiştir. Israr etmenin bir anlamı yoktur. Kürtlerin haklarının ve mücadelesinin tek garantisinin silahlı mücadele olduğunu savunan yaklaşımın da karşılığı bulunmamaktadır.

“Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’de hiçbir sorun çözülmez” ya da “Türkiye’nin demokratikleşmesi için Kürt sorununun çözülmesi gerek şarttır” önermeler eskimiştir ve artık kabak tadı vermektedir. Yeni olan sınıfsal mücadele ve düzen değişikliği bağlamı üzerinden Kürt sorununa dair mücadelenin ele alınmasıdır.

Bu açılardan bakıldığında Türk ve Kürt emekçilerinin sosyalist bir cumhuriyette birliği esas, bölgede ve Türkiye’de kaldırılacak anti-emperyalist mücadele bayrağı ise birlik için gerek şarttır.

Sermaye sınıfı, sistemin egemen güçleri, düzen yanlısı oluşumlar ve emperyalist cenahın hep beraber tezgahladığı bu süreçte Kürt sorununa dair sosyal, sınıfsal, demokratik ya da ilerici bir çizgi bulamazsınız. Kürt sorunu üzerinden anlatılan hikayelerse Amerikan barışının ve İkinci Cumhuriyet’in yerleşmesinden başka bir şey değil. Bunlara kanmamak ve sosyalizmin yolunu inşa etmek gerekiyor.