Sorumluluk mu, o da ne ?

Kısacası, devlet katında her zaman alışkın olduğumuz, sorumluluk üstlenmeme görüntüsü açık bir şekilde yansıyor. Tüm sorumlularda “valla ben sorumlu değilim” havası gözle görünür durumda. Bakan sorumlu değil, SPK sorumlu değil, herhalde ben sorumluyum, bu kadar soru sorduğuma göre !!

Adaletsizlik seni öfkelendirmiyorsa, köleliği çoktan kabul etmişsin demektir.

Che Guevara

Geçtiğimiz günlerin en önemli ve sansasyonel olayı, hiç kuşkusuz, aslında tipik bir örgütsel dolandırıcılık olan çeşitli sermaye şirketlerinin fon değerlerini tümüyle yapay olarak yüksek göstererek büyük miktarlarda para elde etmeleri ve bunların bir kısmını yurt dışına transfer ederek, bir kısmını çeşitli yöntemlerle mal edinerek büyük miktarlarda çıkar sağlamaları idi. Olayın öncesi olmakla birlikte, sanki yeni fark edilmiş gibi davranılarak, artık gizlenemeyecek duruma gelindikten sonra kamuya yansıtılması söz konusu oldu. Tabii ortalık karıştı; borsa düştü; bir panik havasının yayılması ile menkul değerlerde büyük gerilemeler, panik satışları görüldü. Piyasalarda büyük dalgalanmalar kaçınılmaz oldu ve sistemde adeta büyük bir yarılma gözlendi. Kuşkusuz kapitalizmin sistemsel ve dönemsel bunalımları olur, bu da hemen hemen o ölçekte bir sorun düzeyine çıktı. İlk tesbit ve açıklamalara göre, 450 binden fazla yatırımcının etkilendiği, aileleri ile birlikte yaklaşık 4-5 milyon kişinin zarar gördüğü, mali zararın 850 milyar TL boyutunda olduğu belirlendi. Bu boyutlara varan ve skandal niteliğinde olan gelişmeler nedeniyle sorumlu ve yetkili kişi ve kurumlardan hemen hiç ses gelmez oldu. En başta sorumlu olması gereken Hazine ve Maliye Bakanı’ndan hiç tepki duyulmazken, hemen arkasından gelen sorumlu Sermaye Piyasası Kurulu da bir tepki vermedi. Yani, anlaşıldığı kadarıyla, olayın bir şekilde gelişmesi, bunun izlenmesi ile tepkilere göre tavır alınması tercih edildi. Gelen tepkiler ve kamuoyunun baskısı ile soruşturma ve polisiye önlemler devreye sokuldu; rezalette adı geçen şirketlerin yakalanan yetkilileri gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı. Bu arada, en fazla adı geçen bir şirketin denetleme kurulu üyeleri oldukları açıklanan, iktidar tarafından öncesinde Cumhurbaşkanlığı Danışmanlığı, Büyükelçilik, Üniversite Rektörlüğü ve Dekanlığı gibi kritik görevlere getirilmiş iki profesörün de tutuklandığı görüldü. Yine şirket kurucu ve yetkililerinin önemli bir kısmının AKP’li bakan, milletvekili ve siyasiler ile yakın ilişkiler içinde oldukları, basına yansıyan fotoğraf ve bilgilerden anlaşıldı. Kısacası, bir iktidar-iş adamı birlikteliği ile ortaya serilen çıkar sağlama operasyonu olduğu açıkça görüldü. Hiç şüphesiz iktidar çevrelerinden konuya ilişkin bir açıklama gelmedi. Bu arada, basına yansıyan haberlere göre, sorumlu mevkide olduğu kuşkusuz olan Sermaye Piyasası Kurulu üyesi bir hanımefendinin, halen görevdeki Adalet Bakanı’nın eşi olduğu anlaşıldı. Sorumluluğu olan herkes hakkında işlem yapılacağını açıklayan Adalet Bakanı’nın, eşini de bu kapsama alıp almadığı anlaşılmadığı gibi, eşinin ya da kendisinin istifası ile ilgili bir beyanı da olmadı. Son anda Yeni Parti sözcüsü tarafından yapılan bir açıklamaya göre, daha önce bakanlık da yapmış ve halen AKP Genel Başkan Yardımcısı konumundaki Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin de, malum fonlara yatırım yapıp skandal patlamadan hemen önce satış yaparak çok büyük kar sağladıkları anlaşıldı. Söz konusu hanımefendi istifa ettiğini bildirdi. İktidar çevrelerinden başka kim veya kimler olduğu henüz açığa çıkmadı. Bakan ya da SPK başkan ve üyelerinden herhangi bir istifa açıklaması da gelmedi. Sorumluluk şemasının başlarında gelen Sermaye Piyasası Kurulu üyelerini seçen ve atayan Cumhurbaşkanı’ndan da önemli bir yorum, açıklama veya tepki gelmedi.

Yaklaşık 7 ay kadar önce, Hazine ve Maliye Bakanı’nın basına yansıyan demecine göre, borsada işlem yapma hakkına sahip bazı fon şirketlerinin manipülasyonlar yaparak, gerçek değerlerinin çok üzerinde bir görüntü oluşturarak yatırımcıları çektikleri, yapılanın yasal olmadığı ve bu şirketler hakkında cezai işlem yapılabileceği bildirilmişti. Ancak, bu açıklamaya rağmen hemen hiç bir önlem alınmadığı, söz konusu şirketlerin etkinliklerini sürdürerek insanları yanıltmaya devam ettikleri, bu yolla büyük miktarlarda çıkar sağladıkları, ancak skandalın ortaya çıkması ile önlem alınmaya çalışıldığı gözlendi.
Bu arada, en büyük miktarlarda işlem yaparak çıkar sağlayan şirkette ilk satışları yapan 12 kişinin çok büyük miktarda çıkar sağladıkları ortaya çıkmış ise de, bu kişilerin kimlikleri hiç bir şekilde ortaya çıkmadı. Sadece, iktidar çevresinden üst düzey kişiler oldukları söylendi. Gözaltına alınan, tutuklanan ve soruşturulan kişi sayısı arttı. Ancak, halen Hazine ve Maliye Bakanı’ndan bir açıklama yok. Sayın Bakan bir tarafta dursun, yetkili konumdaki Sermaye Piyasası Kurulu’na bir göz atmak zorunlu görünüyor.

Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ), tanımına göre : Türkiye’deki sermaye piyasalarının güvenli, şeffaf, dürüst ve istikrarlı bir şekilde çalışmasını sağlayan idari ve mali özerkliğe sahip düzenleyici ve denetleyici kamu kurumudur denmekte. Temel görev ve yetkileri arasında, piyasayı düzenlemek, denetim yapmak, yatırımcıları korumak, lisanslama ve yetki vermek ve yaptırım uygulamak bulunmaktadır. Yani anlaşıldığına göre, sermaye piyasaları ile ilgili her türlü işlemi gerçekleştirerek, ayrıca denetim uygulamak ve gerektiğinde ceza vermek görev ve yetkilerinin en önemlilerinden olduğu görülmekte. Peki, sayın Bakanın yaklaşık 7 ay önce fon şirketlerinin manipülasyon yaptıkları yolundaki beyanına rağmen, neden bir inceleme, araştırma yapmamış ya da yaptırmamış veya tespitlere göre yaptırım uygulamamıştır? Kolayca saptanacak hileli işlemlere rağmen yatırımcılar neden uyarılmamıştır? 7 ay bekledikten ve yatırımcılar büyük zarara uğratıldıktan sonra her şey ortaya döküldüğünde ne yapmıştır? Olayda büyük bir sorumluluk payının kendilerine düştüğü çok açık olduğuna göre, başkanı ve üyeleri hakkında yasal soruşturma yapılacak mıdır; ayrıca görevlerinden uzaklaştırılacak veya istifa edecekler midir ? Hazine ve Maliye Bakanı’na gelirsek, sayın Bakan 7 ay önce saptadığı usulsüzlükleri SPK’ya ileterek kurumu uyarmış mıdır? Uyarmadıysa, niçin harekete geçmelerini sağlamamıştır ? Yatırımcıların büyük zarar görmelerinden kendisinin de birinci dereceden sorumluluğu yok mudur ? İstifa etmeyi düşünmesi gerekmez mi ? Yapılan son açıklamaya göre istifayı düşünmemektedir. Şimdilik bu soruların yanıtları verilmiş değildir. Sorumluluk kavramını üstlenmeyen ya da üstlenme niyeti olmayan yetkililer ile karşı karşıyayız gibi görünüyor. Kısacası, devlet katında her zaman alışkın olduğumuz, sorumluluk üstlenmeme görüntüsü açık bir şekilde yansıyor. Tüm sorumlularda “valla ben sorumlu değilim” havası gözle görünür durumda. Bakan sorumlu değil, SPK sorumlu değil, herhalde ben sorumluyum, bu kadar soru sorduğuma göre !!

AİLEM GÜVENDE Mİ ?!

Geçen haftanın ilginç gelişmelerinden biri de, Adalet Bakanı tarafından “Ailem Güvende” mottosuyla açıklanan ve LGBTİ+ hesapları ile bireylerine yönelik operasyon oldu. Aile ile bu kişilerin ilintisi belirtilmeden, sanki bu tür hesaplar ve kişiler doğrudan aileyi hedef alıyorlarmış gibi bir algı yaratarak, pek çok hesaba erişim engeli getirildi; pek çok kişi gözaltına alındı, yurt çapında bu kişilerden 80 kadarı tutuklandı. Erişim Engeli dalgası yayılarak, Evrensel gazetesi internet sitesi, Uluslararası Af Örgütü internet sitesi, Barış Akademisyenleri İnternet sitesi gibi konu ile ilgisiz sayılacak kuruluşlara da yansıtıldı.

Anlaşılan bu kuruluşların “ eleştirici ve destekçi ” olmaları önlenmeye çalışıldı. En son haber ise, Türkiye Psikiyatristler Derneği’nin internet sitesine de erişim engeli getirilmesi oldu. Bunun da nedeni, Derneğin bir açıklama yaparak, yapılan işlemin yasaya aykırı olduğunu belirtmesi ve LGBTİ+ bireylerin durumları ile ilgili tıbbi ve bilimsel yorum yapması olmuş. Kısacası, “ben yaptım, oldu” yöntemi ile uygulama yapılarak insanların kişisel hak ve özgürlükleri yine ayaklar altına alındı.

Öte yandan, 7 Avrupa Birliği ülkesinden açıklama yapılarak, yapılanların hukuki boyutu eleştirildi, Avrupa Konseyi ve AİHM kararları hatırlatılarak Türk Hükümetinin bu uygulamadan vazgeçmesi istendi. Ayrıca ABD Kongresinde de operasyon kınandı.

Tabii ki, iktidarımızı engelleyecek bir etki söz konusu olmadı. Zaten uzun süreden beri en üst düzeyden aşağılara doğru, “ahlak” bahane edilerek söz konusu bireylere karşı bir tür kampanya yürütülüyordu. Olayın devamında İstanbul Barosu İnsan Hakları, Avukat Hakları ve Kadın Hakları Merkezi, bir açıklama yayınlayarak, 12-16 Eylül tarihleri arasında LGBTİ+ örgütlerine, aktivistlere ve hatta gazetecilere yönelik olarak düzenlenen operasyonlar ve sonrasındaki protesto eylemlerinde yaşanan gözaltılara ilişkin soruşturma dosyalarına gizlilik kararı getirilerek avukatların dosyalara erişiminin engellendiğini; buna karşılık dosya içeriklerinin basına servis edilerek bireylerin lekelenmeme hakkının ihlal edildiğini, dernekler ve hak savunucularının soyut ve belirsiz gerekçelerle kriminalize edilmeye çalışıldığını, tutuklamaların da tamamen gereksiz olduğunu bildirdi. Demokrat ve sol kamuoyundan da benzer tepkiler geldi. Parlamentodaki siyasi partilerden bir sesi çıkmadı. Anlaşılan bu hassas konuya karışmamak işlerine geldi.

AKP İktidarının uzun süredir, kendi ideolojik saplantılarını topluma empoze etmeye çalıştığı sır değil. Bu arada, özellikle aile kavramını ön plana çıkartarak ve “ sureti haktan görünerek ” , yine kendilerince benimsenen ahlak anlayışı ve müstehcenlik gerekçeleri ile, farklı cinsel tercih ve ahlak anlayışındaki insanları suçlamak, aşağılamak ve toplum dışına çıkarmak niyeti ile hareket etmekte olduğu net bir şekilde görünüyor. “ Ailem güvende “ sloganını kullananların, salt 2026 yılının ilk 8 ayında toplam 259 kadın cinayetini ve 168 kadının şüpheli şekilde ölümünü umursamaz ve önlem alma yönünde bir çaba göstermezken, ahlaksızlık ve müstehcenlik kavramlarını kullanarak, toplumda kaçınılmaz olarak yerleri bulunan farklı düşünce ve tercihleri olan insanlara yönelik saldırgan denebilecek bir tavır alması, inandırıcılıktan ne kadar uzak olduklarının göstergesidir. Üyesi olmak için yırtındığımız AB’de, büyük dostumuz (!!) Trump’ın ABD’sinde ve dünyanın pek çok ülkesinde olağan kabul edilen LGBTİ+ bireyler, toplum içinde normal, hak sahibi ve saygıdeğer kişiler olarak kabul edilirken, ülkemizde kriminalize edilmelerinin bizlere sağlayabileceği hiç bir şey yoktur. Aksine, zaten hak ve özgürlükler yönünden iyi bir sicilimiz olmadığı dünyada bilinirken , bir de ayrımcı, ırkçı ve farklı birey düşmanı damgası yiyeceğiz. Hiç bir makul gerekçesi olmadan ve Anayasa’ya aykırı şekilde İstanbul Sözleşmesi’nden çıkanların kadın cinayetlerini, özellikle çoğunluğu aile içinde gerçekleşen bu cinayetleri önleme adına hiç bir çaba göstermediği ülkede, bir de kendince nedenleri bulunan farklı bireylere hiç de haklı olmayan şekilde müdahale etmek, ayrımcı politikaları gündeme taşıyarak bu bireylere karşı düşmanlık oluşturmak, kaçınılmaz olarak ülkeye yapılacak kötülüklerden biri olacaktır.

Söz konusu bireylerin çoğunlukla, “iktidara göre normal” ailelerinin bulunduğu da gözetildiğinde, hangi akla istinaden ailem güvende denilmektedir ? Farklı tercihleri bulunan bireylerin aileleri, aile değil midir ? Yoksa onların tümü de bu “ahlaksızlık” kapsamına mı alınmıştır ? Söylenen ve yapılanların hiç bir makul açıklaması yoktur.

Demokrasilerde insanların farklı düşünce, inanç, davranış biçimi ve cinsellik dahil farklı tercihlere sahip olmaları doğal ve normal görülmektedir. Bu gerçeğe rağmen, toplum içinde ayrıştırıcı, düşmanlık oluşturucu, aşağılayıcı ve suç oluşturucu politikalar ile bir yere varılmasını beklemek anlamsız ve sonuç vermeyecek bir yaklaşımdır. İktidar sahiplerinin bu gerçeği görüp ona uygun davranmalarını görmek dileğiyle.