Reklam
Kategoriler: PusulaPUSULA 221

Postmodern saltanat: Sandıktan kişisel iktidara

Reklam

Turgut Mansuroğlu

Türkiye’de “tek adam rejimi” tartışmasını yalnızca Erdoğan’a ve onun kişiliğine bağlamak, eleştirilmeye çalışılan iktidarı açıklamak yerine onun yarattığı görüntüyü yeniden üretmeye yaramaktadır. Yani her şeyin tek bir kişinin iradesinden doğduğu görüntüsünü yeniden üretmeye yarar. Oysa asıl mesele, devletin kurumlarının nasıl bu hale geldiği ve “tek adam rejiminin” bu kurumlar tarafından nasıl ele geçirildiği veya onu neden sınırlayamaz hale geldiğidir. Türkiye’nin bugünkü siyasal düzenini anlamak için anayasal değişikliklere, kamu kaynaklarının dağıtımına ve mevcut iktidara yönelik toplumsal desteğin hangi koşullarda ortaya çıktığına birlikte bakmak gerekir. Yani ne tek adam rejimi ne de onu yol çıkarken ve” tek adam rejimini” oluştururken destekleyen toplumsallık gökten zembille inmedi. Boşuna denmiyor AKP de Erdoğan da 12 Eylül’ün çocuklarıdır.

Bu yazıda “postmodern saltanat” dediğimiz şey Osmanlıya yapısal ve kurumsal olarak aynen geri dönme anlamına gelmiyor. Bu kavram, mevcut devlet kurumlarının ve hatta seçimlerin var olmaya devam ettiği, fakat siyasal kararların giderek bir kişi çevresinde toplandığı bir düzeni ifade etmek için kullanılmıştır. Burada esas olan bir saraya sahip olunsa da hatta siyasal üslup benzese de tarihin karanlığına gömülmüş olan saltanat değil, iktidarın kişiselleşmesi olgusudur. Kamusal yetkilerin kurallardan ve denetlenebilir organlardan ziyade kişisel sadakat ve bağlılık ilişkilerine bağlanmasıdır.

Sanıldığının aksine tek adam iktidarları sadece geri kalmış veya doğu ve Asya toplumlarına ait bir özellik değildir. Aslına bakılırsa bu tamamen uyduruk bir tezdir. Büyük ihtimalle imparatorluktan ulus devletler dönemine özellikle Avrupa’da doğuya göre daha erken adım atılmış olması ile ilgilidir. Ancak sonuç olarak şunu bilmeliyiz ki bu durum ne Türkiye’ye ne de Asya’ya özgü bir siyasi kaderdir. Louis Bonaparte’ın on dokuzuncu yüzyıl Fransa’sındaki yükselişine bakarsak, modern burjuva toplumuyla kişisel iktidarın yani tek adam rejiminin kucak kucağa ilerleyebildiğini görebiliriz. Kapitalizm demokratik yöntemlerle yol alabildiği gibi, ki biz buna burjuva demokrasisi de diyebiliriz, Hitler gibi tek adam rejimleri ile de yol alabilmektedir. Güncel örnek arayan Putin’e, Trump delisine ve Avrupa’da ve Latin Amerika’da bunlara öykünenlere bakabilir. Bu konuda asıl olan belirli kriz ve çatışma koşullarında bile sermayenin iktidarının sürdürülmesi gereğidir. Dolayısıyla tek adam rejimleri ile ilgili açıklanması gereken, toplumun değişmez olduğu varsayılan kaderi ve özelliği değil, sermaye iktidarlarının çıkarları ve bu unsurlar ile olan tarihsel ilişkilerdir.

Buradan konuyu bizim topraklarımıza getirecek olursak: Osmanlı İmparatorluğunun saltanat ve hilafet ile bir çeşit krallık tarafından yönetile geldiği malumdur. İlgi çekici olan ise meşrutiyet yıllarındaki İttihat Terakki’dir. İttihat Terakki için modern Türkiye tarihinin ilk siyasal parti deneyimlerinden birisi dersek abartmış olmayız. İlginç olan bu partinin yönetiminin bir lider tarafından değil de bir ekip yani kolektif bir liderlik tarafından yürütülüyor olmasıdır. Bu durumu Türkiye siyasetinin tarihsel gelişimi açısından başlangıçtaki kolektif yönetimden bugünkü kişisel yönetime uzanan basit bir gerileme çizgisi olarak okuyamayız. İttihat ve Terakki’nin kolektif parti organları, demokrasi örneği anlamına gelmiyordu. Birden fazla kişinin yönetmesi, toplumun yönetime katılması demek değildi. Yönetimin demokratik olması, yalnızca tek kişinin yerine bir kurul olması değil karar vericileri toplum karşısında sorumlu ve değiştirilebilir kılmaktır. Yani toplumun aktif bir biçimde yönetimde yer alması demektir. Dahası yöneticileri belirleyebildiği gibi gerektiğinde geri çağırabilmesi demektir. Ancak yine de sadece işi tek ya da daha çok kişiden oluşan yönetimler ile açıklamaya çalışanlar için İttihat Terakki ilginç bir örnektir. Bırakalım bu da liberallerin karın ağrısı olsun.

Cumhuriyet dönemine gelince de bu tablo pek berraklaşmıyor. Cumhuriyetin kuruluş döneminde fiilen iktidarın kurucu lider ve onun çevresindeki bir kadro etrafında döndüğünü kimse inkâr etmeyecektir. Evet bunu kuruluş paradigması veya karakteristiği ile açıklamak mümkündür. Diğer taraftan kendi iradesi ile çok partili hayata geçişi sağlamış olması önemli bir adım olarak görülse de bu dönem, diğer özellikleri bir yana, konumuz açısından yalnızca seçimle iktidar değiştirmeyi mümkün kılmıştır. Seçimle gelenler çok eleştirdikleri tek parti döneminden daha da sert bir tek parti ve tek adam modeli uygulamışlardır.

Türkiye de siyasal tartışmaların merkezinde uzun bir süre seçilmişlerin sınırsız yetkisi ile atanmışların vesayeti konusu yer almıştır. Hoş günümüzde bu kavramları eleştirerek iktidara ulaşanların da vesayet konusunda sicili çok yaratıcı bir şekilde kabarıktır. Cemaat vesayeti mi dersin, istihbarat örgütü vesayeti mi dersin doğrudan seçilmişin siyaset ve yargı üzerindeki vesayeti mi dersin. Çeşitlemeler mümkün. Ama her dönem giderek daha fazla sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlenen iktidarların toplum karşısında nasıl hesap vereceği sorusu hep cevapsız kalmış oldu.

Esas kırılma noktası 12 Eylül’dür ve bunun nedeni yalnızca bir darbe olması değildir. Aslında her şey çok sade: 1980 yılında ortaya konan 24 Ocak kararları ancak sendikasız, grevsiz, örgütsüz ve solu olmayan bir toplum söz konusu ise uygulanabilirdi. Nitekim öyle oldu. Toplumun siyasetten arındırılması bir devlet politikası haline getirildi. 1982 Anayasası cumhurbaşkanlığını 1961 Anayasasından gelen devlet organlarının yapısına kıyasla çok daha güçlü bir makam haline getirdi. Türk-İslam sentezi de 12 Eylül zindanlarında ezilen solun bıraktığı boşluğa ideolojik malzeme sağladı. AKP ise tam da bu mirası devralıp kendi lehine kullandı.

2001 krizinden sonra ekonomi yönetiminin çerçevesi, IMF gözetiminde ve Kemal Derviş’in başında olduğu “Güçlendirilmiş Ekonomik Program”la oluşturulmuştu. Merkez Bankası’na bağımsızlık verildi; BDDK, EPDK ve Kamu İhale Kurumu gibi bağımsız düzenleyici kurumlar kuruldu ya da yetkileri genişletildi. Bunlar güya “siyasetin keyfiliğinden korunmak” için tasarlandı, ama hesap verdikleri yer yine toplum değil, piyasa ve IMF gibi uluslararası kuruluşlardı. Bağımsızlıkları da kurumsal güvencelere değil, siyasi iradenin olası hoşgörüsüne dayanıyordu. 2002 de iktidara gelen AKP bu mimariyi hazır bulmuştu. Yürütme 2010’lardan itibaren, özellikle 2018’den sonra bu kurumları kendi denetimine aldığında artık önünde duracak bir direnç noktası kalmamıştı. Toplum zaten baştan devre dışı bırakılmıştı, kurumların bağımsızlığı ise kâğıt üzerindeydi. Yani kurumların tek adamı sınırlayamaması 2017’den sonra ortaya çıkan bir arıza değildi sadece. Burada açıklıkla ortaya koyalım ki bugün karşı karşıya kaldığımız düzen kurumların hiçbir zaman toplum karşısında hesap verecek biçimde kurulmamış olmasının sonuçlarından birisidir.

Tek adam rejiminin hukuki zemini olarak da görülen Anayasa değişikliği bu zeminin üstüne kuruldu. 2007’de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edildi, 2014’te uygulandı. 2010 referandumu 12 Eylül’ün yıldönümünde, darbecilerden hesap sorulacağı vaadiyle yapılırken aynı paket yüksek yargının oluşumunu da yeniden düzenliyordu. 2017’de olağanüstü hâl sürüyordu. Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu kaldırıldı, bakanları ve cumhurbaşkanı yardımcılarını atama ve görevden alma yetkisi cumhurbaşkanında toplandı. Venedik Komisyonu bu tasarının yürütme üzerindeki denetimi zayıflattığını belirtti, AGİT gözlemcileri de referandumda kampanyaların eşit koşullarda yürümediğini rapor etti. Yani iktidarın merkezde tek elde toplanması anayasal değişiklikten önce başlamıştı 2017’de sadece var olan durum eldeki tüm olanaklar iktidarın görüşleri lehine kullanılarak hukukileştirildi.

İkinci ayak devlet kaynaklarının dağıtımıdır ve “tek adam” tartışmasında en az konuşulan yer burasıdır. Kamu ihaleleri, özelleştirmeler, inşaat ve enerjideki ayrıcalıklar, vergi cezaları, borç tahsilatı ve ana akım medyanın iktidara yakınlığına ya da uzaklığına göre ödül ve ceza dağıtan bir mekanizma gibi işledi. Burada sermayeyi tek parça ya da tek renk olarak görmemek gerekir. Bir kesim bu rejimde büyüdü, bir kesim sindirildi ya da el değiştirmek zorunda kaldı. Dolayısıyla “sermaye tek adamı istedi” demek, “tek adam her şeyi kendi iradesiyle yaptı” demek kadar eksiktir. İkisi de ilişkiyi tek bir iradeye indirger. Marx’ın Bonaparte çözümlemesinde burjuvazi, toplumsal iktidarını korumak için siyasal iktidarından bile vazgeçmeyi göze alır. Bizde ise sermayenin bir bölümü bu sürecin mağduru değil ortağı oldu ve payını kamu kaynaklarından aldı.

Üçüncü ayak toplumsal destektir. Burada iki kolay cevabın ikisinden de kaçınmak gerekir: “halk bunları istedi, sandıkta bunları seçti” de “halk kandırıldı” da meseleyi açıklamak için yetersizdir. Ne yazık ki sandık da gerçektir, destek de. Ama bu destek eşit olmayan koşullarda, olağanüstü halin gölgesinde, manipülasyonlarla, hatta yer yer apaçık yalanlarla, kamu kaynaklarının seçimler ve kampanyalar için kullanılması ile, devlet televizyonunun propaganda aracı olarak kullanılmasıyla ve daha birçok eşitsizliğin olduğu bir ortamda verildi. Üstelik bir lidere duyulan güven, yetkilerin tamamının tek elde toplanmasına verilmiş bir onayla aynı şey değildi. Gösterilemedi ve anlatılamadı. Ayrıca diğer yandan bu desteğin maddi bir karşılığı da vardı: konut, kredi, sosyal yardım, sağlık hizmetine erişimin genişlemesi vb. Seçimlerde yapılığı iddia edilen ve ispata muhtaç hırsızlıkları ile bir kenara bırakalım. 12 Eylül’den başlayarak apolitikleştirilen bir toplumda bunlar sıradan kamusal haklar olarak değil, iktidarın armağanı olarak yaşandı. Hak lütfa dönüştüğünde, lütfeden kişiye bağlılık da kendiliğinden doğmuş oluyor.

Başlıktaki “postmodern” sözcüğü buna işaret ediyor. Eski saltanat kendini ilan ederdi, bunun ise seçimleri, Meclis’i, anayasası, mahkemeleri yerinde duruyor. Kabuk korunuyor, içi başka bir şeyle dolduruluyor. Karar yetkisi kurumlarda değil bir kişide ve çevresinde toplanıyor, kamusal görev kurala değil bağlılığa dayanıyor, kurumlar da bunu sınırlayamıyor, çünkü yetkilerini ona borçlular. Yani aslında Osmanlı’ya dönülmüyor ama öykünülüyor. Daha önce de kimsenin hesap sormadığı bir düzen bugün bir kişinin elinde yoğunlaşmış durumda ve artık kimse hesap soramıyor bile. Çıkış yolu bu yüzden ne İttihat ve Terakki kafasına ne eski parlamenter düzene ne de vesayete dönüş olabilir.

Çıkış yolu ta 12 Eylül de kapatılması elzem görülen yolun güçlü bir şekilde açılmasıdır. Örgütlü ama bu sefer mutlaka işçi sınıfının siyasal örgütlülüğüne dayanan, laikliği ve yurtseverliği bayrağına yazan, demokrasi ise sosyalist demokrasiden şaşmayan bir sosyalizmin iktidarı için mücadele etmek. Aşağısı ise… kalsın istemez. Biz zaten her türünü biliyoruz.

Bu haber en son değiştirildi 1 Kasım 2026 12:11 12:11

Reklam

Önceki Haberler

Pusula: Postmodern saltanat

Bu haftaki pusulamızda tek adam rejimi ile saltanat ilişkisini ele aldık. 1 Kasım 1922, saltanatın…

1 Kasım 2026 11:56

Saltanattan cumhuriyete

Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti…

1 Kasım 2026 11:51

Türkiye 1’den büyüktür: Yeni cumhuriyet için notlar

Anayasa tartışmalarının ekseni "demokrasi", "barış", "milli egemenlik" gibi soyut ama kullanışlı hedeflerin etrafında şekillenemez. Ortada…

1 Kasım 2026 11:44

Cumhuriyet’ten geriye kalan…

Türkiye’de de 1919, 1923 ve sonrasındaki devrimci hamleler tarihsel gerçekliği içerisinde anlamlandırılarak, ileriye doğru bir…

1 Kasım 2026 11:29

TKH İzmir İl Örgütü’nden Smart Solar Direnişi’ne dayanışma ziyareti

Direnişin 25. gününde düzenlenen film gösterimi ve dayanışma etkinliğinde bir araya gelen işçiler, mücadeleyi sürdürme…

31 Ekim 2026 18:43

Polonya’da kriz: Cumhurbaşkanı Nawrocki Anayasa Mahkemesi’ne testereyle girdi

Adalet Bakanı'nın mahkemenin iki üst düzey yargıcı hakkında cezai işlem başlatılmasını istemesinin ardından başkent Varşova'da…

31 Ekim 2026 16:46
Reklam