İlker Demirer
Türkiye’nin son iki yüzyılı içerisinde “anayasacılık” tartışmalarının önemli ve şaşırtıcı bir ağırlığı var. 19.yüzyıldan itibaren önce dağılıp gitmekte olan imparatorluğun kurtarılması için belirli bir “hukuk” çerçevesinde oluşturulacak toplumsal düzenin gerilemeyi ve dağılmayı engelleyecek yegâne mekanizma olduğu düşüncesi hakim oldu. Niyazi Berkes, ünlü “Türkiye’de Çağdaşlaşması” adlı eserinde bu düşüncenin tarihsel kökenlerine inerek, düşüncenin geçirdiği evrimi uzun bir kesitte okuyucunun gözleri önüne sermiştir. Bu uzun dönem boyunca ister geleneksel kökenlerden gelsin, isterse “batılılaşmanın” hakkını veren bir yaklaşım sergilensin, bu hukuku oluşturacak toplumsal, ekonomik ve siyasi yapının kurulmasına dönük “zorunluluklar” kavranamamıştır. O nedenle “Yeni Osmanlılardan” başlayıp Jön Türklerle devam eden anayasacılık düşüncesi hedeflerine varamadan “erken ölüme” yürümüştür.
20.yüzyılda emperyalist kapitalist sistemin kurduğu toplumsal formasyon, imparatorlukların yaşam süresini de fazlasıyla kısalttı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde dağılmanın eşiğinde olan Osmanlı’nın 1908 devrimi ile son bir hamle yaparak yeni bir zeminde kurulma arayışı da gerekli ekonomik, siyasal ve toplumsal formasyonu besleyecek mekanizmaların zayıflığı nedeniyle hayata geçirilemedi. Ancak 1908, anayasacılık akımlarına mensup olanlar için bir şeyin gerçek zeminde tartışılmasının da önünü açmıştır: Toplumsal formasyon değiştirilmeden “hukuk” bir anlam ifade etmemektedir. Cumhuriyete giden yol, ekonomik ve toplumsal zorunlulukları kavrayanlar tarafından açılmak zorunda kaldı. 1923 sonrası kurulan toplumsal, siyasal ve ekonomik formasyon, geçmişteki tüm arayışlardan çok daha maddi bir temele dayanmış ve “geri dönülmez bir momenti” temsil etmiştir.
Ancak ilginç bir biçimde Türkiye’de siyasal tartışmaların ekseninde Anayasa tartışmalarının ağırlığı azalmamıştır. 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları dışında, her ara kriz döneminde ya da aşılması gereken virajlarda anayasa tartışmaya açılmıştır. Mevcut toplumsal formasyonun dayattığı bir toplum sözleşmesinden çok, ülkenin gideceği rotanın çerçevesi Anayasalar ile belirlenmeye çalışılmıştır.
Her yeni anayasa tartışmasında, aslında ülkenin gittiği rotanın çerçevesi, kurucu öğelerin ekseninde, batılılaşma ve egemenlik ile sermaye sınıfının ihtiyaçları etrafında yeniden şekillendiriliyordu. Ancak tüm bu anayasa tartışmaları, mevcut toplumsal formasyonun kurucu öğelerin koordinatlarında yeniden kurulmasını içeriyordu.
YENİ MİLAT İLE GELENLER VE KURUCU ÖĞENİN AÇMAZLARI
2002 bu anlamda bir milat niteliği taşımaktadır. Artık kurucu öğelerin koordinatlarında belirlenen sermaye sınıfının ihtiyaç ve isteklerinin toplumsal yapıyı şekillendirmesinin sonuna gelinmiştir. Kurucu öğeler yenileriyle değiştirilerek bu şekillenmenin yeniden yapılması gündeme gelmiştir. AKP’nin 2002’den beri yürüttüğü karşı devrimci süreç, bu anlamda ilk kez anayasa zemininde bir tartışmayı kurucu öğelere bağlı olarak değil, yeni kurucu öğelerin ne olacağı üzerinden şekillendirmiştir.
Egemenlik daha daraltılmış bir devlet iktidar biçimi çerçevesinde, yasama ve yürütmenin, yürütmeye ağırlık verecek şekliyle yeniden düzenlenmiştir. Mutlakiyetçi yönleri artırılan yönetim biçiminin, 2017’deki Başkanlık referandumu ile çerçevesinin çizilmiş olması önemlidir. Şimdi bir kez daha gündeme gelen anayasa değişiklikleri ise, yeni bir kurucu öğe ekseninde bir yapılandırmayı öngörmektedir. Dolayısıyla önce egemenlik anlayışı yeniden şekillenmiş, sonra da yeni bir kurucu öğe ile çerçeve tamamlanmak istenmiştir.
AKP’nin kurduğu rejimin gündeme getirdiği Anayasa tartışmasının 1924-1961-1982 Anayasaları çerçevesinden en büyük farkı sadece kurucu öğenin değişikliği değil, aynı zamanda Anayasa tartışmasının aslında bir rejim tarifi ile birlikte yapılmasıdır. Böylece, aslında 1924 ile adı konulan cumhuriyetin tarihsel sonu ilan edilmiş olacaktır. AKP’nin açtığı tartışma bu anlamda cumhuriyetin nitelikleri tartışmasıdır. Bugün tartıştığımız şey; bir anayasa tartışması değil, devletin nasıl, hangi zeminde, nasıl bir rota ile kurulacağıdır.
Ancak burada iki sorun bulunuyor.
Birincisi; 100 yıllık cumhuriyet deneyimi ve birikimi, kendinden önceki 100 yılın arayışlarının sonucu olarak gelişmiştir. Reddiyecidir ama dengeci değildir. AKP, kurmak istediği rejimde son iki yüzyılın deneyimine karşı “reddiyeci” bir yaklaşımla “geri dönüş” çizgisini temsil etmektedir. AKP toplumsal formasyonu şekillendirirken, dinselliğin basıncını istediği kadar arttırsın, bu geri dönüşçü eğilim, kapitalizmin gelişim dinamikleriyle çelişkili bir pozisyonu yaratmaktadır. Faizi haram sayanların, sonunda faizi “gerçek” olarak kabul etmesi, “geri dönüşçülüğün” amansız açmazıdır. Yeni kurulan rejim, buradaki açmazını siyasal ittifakları ile “aşmaya” çalışsa da, çabası sonuçsuzdur. İktidarın kendisi terbiye edilmektedir.
İkincisi; emperyalist kapitalist sistemin açmazıdır. Yeni gericiliğin 21, yüzyılda kapitalizmin tarihsel tıkanmasından çıkardığı sonuç; devleti şirketi, iktidarı bir CEO-monarka teslim edilmesi şeklinde özetlenecek eğilimdir. Toplumsal sınıflara ve bunların çelişkisinin yönetilmesinden doğan demokrasiye burada ihtiyaç yoktur. Oysa, son iki yüzyılı tam ad bu eğilimlerin reddiyesi üzerinden şekillenen “çağdaşlaşma” deneyiminin yarattığı birikim, bir CEO-monarkın “egemen şirket-devlet” yönettiği istibdat rejiminin yarattığı siyasal iklimde “karşıtlık” yaratmaması mümkün değildir. Bu nedenle egemenlik, laiklik, çağdaşlaşma ve bir adım ilerisinde devletçiliğin özgün karışımı olan siyasal istemler, dar sermaye grubunun ve onun temsilcisinin siyasal iktidarına karşı “büyük bir tepkiyi” her daim canlı tutmaktadır.
YENİ CUMHURİYET İÇİN ÜÇ KALKIŞ NOKTASI
Her iki sıkışmanın gösterdiği doğrultu Türkiye’nin 1’den büyük olduğu gerçeğidir. 1’den büyük Türkiye’nin tam da bu tartışmanın ekseninde şekilleneceği açıktır. Öte yandan, bu şekillenmenin üç temel tespit etrafında oluşturulması faydalı olacaktır.
Bir: Türkiye’nin iki yüzyıla yaklaşan ilerici birikimi, dar bir kesitte yaşadığı karşı devrimci saldırıya karşı kendini yeniden kurma zorunluluğu içindedir. Yeniden kuruluşun temel ekseni, geçmişin birikiminin reddiyesi veya bir fantezi dünyası içinde, geçmişin ruhlarının üzerinden şekillenmesi şansı yoktur. İlerici birikimin mutlak istikameti, toplumsal ve sosyal kurtuluşun önünün açılmasına bakmaktadır.
İki: Anayasa tartışmalarının ekseni “demokrasi”, “barış”, “milli egemenlik” gibi soyut ama kullanışlı hedeflerin etrafında şekillenemez. Ortada kurulan bir rejim, gerçek bir reddiye ve bu reddiye etrafında inşa edilen “yeni merkez” bulunmaktadır. Bu merkezin etrafında siyaset yapanlar, her ne olursa olsun mevcut iktidar tarafından içerilmeye, belirlenmeye, entegre olmaya mahkumdur. Bugün Anayasa tartışmaları, bu rejimin karakterinin açığa çıkartılmasına, niyetlerinin boşa çıkarılmasına ve kurulan İkinci Cumhuriyet’in tam boy bir biçimde reddine dayanmak zorundadır. Uzlaşmak, affetmek yok.
Üç: İkinci Cumhuriyet’ten kopuş, aynı zamanda yeni bir cumhuriyet tartışmasının da başlangıç noktasıdır. İstibdada karşı halk egemenliği, emperyalizmin belirleyiciliğine karşı bağımsızlık ve egemenlik, gericiliğe karşı laiklik, özelleştirmeciliğe karşı devletçilik yeni cumhuriyet hedefinin temel karakterlerini oluşturacaktır.
Bu üç tespitin bir kalkış noktası olarak görülmesi ve ilerletilmesi, önümüzdeki dönemin siyasetinin de nereye gideceğini belirleyecektir.
Bu haber en son değiştirildi 1 Kasım 2026 12:03 12:03
Bu haftaki pusulamızda tek adam rejimi ile saltanat ilişkisini ele aldık. 1 Kasım 1922, saltanatın…
Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti…
Türkiye de siyasal tartışmaların merkezinde uzun bir süre seçilmişlerin sınırsız yetkisi ile atanmışların vesayeti konusu…
Türkiye’de de 1919, 1923 ve sonrasındaki devrimci hamleler tarihsel gerçekliği içerisinde anlamlandırılarak, ileriye doğru bir…
Direnişin 25. gününde düzenlenen film gösterimi ve dayanışma etkinliğinde bir araya gelen işçiler, mücadeleyi sürdürme…
Adalet Bakanı'nın mahkemenin iki üst düzey yargıcı hakkında cezai işlem başlatılmasını istemesinin ardından başkent Varşova'da…